Bardağın İçine Bakmak

Televizyonun, buzdolabının ve mutfakta periyodik bir şekilde damlayan musluğun seslerinin hiçbiri, harfleşip, kelime karşılıklarını bulmadan önce kulaklarımda yankılanıyor, sonra anında yok oluyordu. Benim çaprazımda, televizyonun karşısındaki, evde olan her olayın tanığı çekyatta oturan annemin de aynı halde olduğunu biliyordum. Çünkü biz her akşam böyleydik. Eve gelirim, annem yemeği hazırlayıp getirir, ben yedikten sonra televizyonun karşısına geçeriz ve bu kimsesiz bekleyiş başlar. Saat ilerledikçe bu bekleyiş gitgide sessizleşir ve nihayetinde benim odamın yolunu tutup, uyumaya gitmemle son bulur. Daha doğrusu uyumam, uyur gibi yaparım. Çünkü o gelmeden önce uyumuş olursam, tüm bu gürültüleri ve onlara müdahale edip etmeme ikilemi, belki de en önemlisi ondan duyduğum korkuyu ona göstermemiş olurum. Sabahsa her şey geçmiş olur zaten. Bu yüzden her gece uyumak için yalvarırım. Ama çoğu zaman başaramam ya da seslerine uyanırım.

Arkadaşlarımın çocukken kurduğu hayalleri hep dinlerdim. Bana da sorulduğunda ya “benim hayalim yok” derdim ya da söylemezdim. Çünkü hiçbir çocuk benim gibi babasını öldürmek istemiyordu. Bunu nasıl söylerdim. Gerçi bir kez Fikret’e söylemiştim. Çünkü Fikret hem en yakın arkadaşımdı, hem de babası yoktu. Ölmüştü. Hatta bana ilk kez bunu açıkladığında “ne güzel baban yok” demiş, ardından da “sen mi öldürdün” diye sormuştum. O da “benim babam olsa öldürmem ki” diye yanıt verince, ekşiyen yüzümü görmesin diye hızla, oturduğumuz, adının sonradan İsa Kapısı’ndan geldiğini öğrendiğim Samatya’daki Esekapı harabesinin taşlarından kalkmıştım. Bir daha ona da bu konuyu açmadım… Ama buydu hayalim. Şimdi size söylüyorum…

Saat kaç…

Bir sigara alabilir miyim?..

İki gün önce annemin eski ve çok sevdiği komşusu Elmas Teyze’nin kahvehane işleten kocasının yanına çırak verdiler beni. Dün Murathan Mungan’ın “Çador” adlı öykü kitabındaki ilk öyküsündeki çocuk gibi geri geldim mahalleye. Aynı onun gibi. Bilir misiniz o kitabı?…

Neyse ben de zaten fazla kitap okumam, hatta nerdeyse hiç okumam. Sıkça insanların birbirlerine okumayı öğütlemesinden heves edip, girdiğim bir kitapçıda isminin ilginçliği nedeniyle almıştım onu da…

Neyse olayı anlatmaya devam edeyim.

Çıraklığımın ikinci günüydü. Bir önceki gece, demin anlattığım gibi sıradan bir gündü. İşten çıktım, eve geldim. Annem yemeğimi verdi, yedim. O sırada ilk iş günümün nasıl geçtiğini sordu. Ustamın taşırken kırdığım bir-iki bardaktan sonra “bardağın içine bakmadan” taşımam gerektiğini öğütlediğini söyledim. Yine her zamanki gibi odada televizyonun, ara ara gelen buzdolabının ve sürekli damlayan mutfaktaki musluğun sesiyle oturduk. Ben, o gece anneme bir şey yapmasına izin vermemeye kararlı saat on iki sularına kadar bekledim. Ama annem “Hadi git yat. Yarın erken kalkacaksın” diye birkaç defa beni göndermek istedi. Ben “ben de bekleyeceğim. Artık sana bir şey yapmasına izin veremem” dediysem de hem erken kalkacağımı düşünerek, hem de olacakların verdiği kaygıyla, ne bileyim belki de korkuyla odama yatmaya gittim. Bir süre sonra seslerle uyandım. Babamın darp sesleri, annemin çığılıkları… Ağlamamak için yorganın altını ısırdım. Ama ağladım…

Sabah saatin sesiyle uyandım. Mutfağa kahvaltılık bir şeyler atıştırmaya gittiğimde annemin yüzü kızarıklıklar ve morluklar içindeydi. Fazla bir şey yiyemeden çıktım evden. Kahveye geldim. Bir-iki saat çalıştım. Ustam, sanırım yüzümde yaşadıklarımı ya da duygularımı görmüş olacak “n’oldu?” diye sordu. Cevap vermedim. “n’oldu sana mı bir şey yaptı?” diye tekrarlayınca; eşinin annemin sırdaşı olması dolayısıyla bizim hayatımızı da çok iyi bilen ustam Rafet abiye “Yok bana değil. Annemi  dövdü.” deyiverdim. O esnada ustam, kahvehanenin uzak ucunda çay bekleyen adamın çayını hazırlarken bir yandan da “Yine mi aynı şey!.. Nasıl insan lan bu… Takma kafana. Olur böyle şeyler. Sen bu saatten sonra kendi hayatını kurmaya kurtarmaya bakacaksın koçum. Onlar için yapacak fazla da bir şey yok.” deyip hazırladığı çayı, bekleyen adama götürmemi söyledi. Ben yine ister-istemez içine bakarak götürdüm bardağı. Her bakmamak isteyişimde gözüm bardağın ağzının ortasına takılıyor, her adımımda elim daha da titriyordu. Tam masaya yaklaşmıştım ki elimde zangır-zangır titreyen bardak düştü ve tuzla buz oldu. Geri koşup ocağın oradan faraş ve fırçayı alıp temizlemeye gidecektim ki; “Bırak kalsın. Gel iki dakika konuşalım” deyip, az ötedeki masanın orada beklememi söyledi. Ben fırçanın sapını çeneme, sırtımı kolona dayamış beklerken geldi, sandalyeyi çekip karşıma oturdu ve “Bak Mahir; çocukluk aşktan yapılmadır. İnsan âşıkken kendi içinden bakar her şeye kendi içine. Yani yüreğiyle tartar… Ben de bu işe ilk başladığım çocuk yaşlarda çok bardak kırdım senin gibi…” deyip bir sigara yakıp devam etti;  “İnsan ne zaman büyür biliyor musun? Ne evlenecek çağa erdiğinde, ne de güçlenip kuvvetlendiğinde büyür. İnsan bardağın içine, kendi içine bakmadığında büyür asıl. O bardağı, kendini, içindekileri dökmeden taşıdığında büyürsün… İnsanın içi vicdanıdır Mahir, içine bakma.” diye bitirip, filtresine gelmiş sigarasından kalan son nefesi çekti ve söndürdü. Ben bu kısa süre aralığında “büyümek böyle bir şey olmamalı” diye düşünerek, çenemi dayadığım fırçayı yanımdaki iskemleye doğru hafifçe atıp; “Ben yapamam, yapamayacağım usta” dedim ve kaçar gibi hızla çıktım kahveden. Eve döndüm. Saat daha erkendi. Mutfakta bulaşıklarla uğraşan annem göz ucuyla süzdü beni ve girişimi. Her zamanki oturduğum koltukta oturmadım. Annemin sürekli oturduğu, ilk gelin geldiği günden bu yana sırdaşı ve her şeyin tanığı kanepenin mutfağa uzak ucuna oturdum. Annem bir süre sonra elinde bir tepsi, o tepside iki bardak çayla geldi, kanepenin diğer ucuna oturdu ve bana kovulup, kovulmadığımı; kötü bir laf işitip, işitmediğimi sordu. “Yok… Ben yapamadım” dedim. Bir süre o geceleri eve sinen bekleyişlerimize benzer bir sessizlik olunca; anneme dönüp “Gidelim anne…” dedim. Annem bir süre elindeki bardağın içine bakarak, kısık ve çaresiz bir ses tonuyla “Nereye…” dedi. O an tam n’olduğunu hatırlamıyorum, ama dayanamadım. “Mutlaka bir yer vardı, olmalıydı.” diye içimden geçirdim. Elindeki bardağı fırlattım ve ayağa kalkması için bağırdım. Gelmemek de ısrar diyordu sürekli. “Gelmeyeceğim, gelemem, saçmalama, hem nereye gideriz, ben yıllar önce döndüm. Sen de yoktun o zamanlar, babam bile beni kabul etmedi” deyince bağırmaya başladım. O da ağlamaya başladı. Ağladıkça daha çok bağırdım. Ne kaldıysa kızmam gereken… Hiçbir şey demiyor, hiçbir karşılık vermiyor sadece ağlıyordu. O ağladıkça ben sinirleniyordum. Bir ara mutfağa gittim. Bıçağı aldım. Karşısına geldim. Sallayarak bağırmaya başladım bu sefer. Başı hiç yerden kalkmadan sürekli ağlıyordu…

Ben bir sigara içebilir miyim?

Zaten ölüydü o…

Yaşamıyordu…

Annem kendine acıyordu…

Herkes iyi diyecektir onun hakkında. İyiydi de…

İyilik iyilik yapmakla mümkün olan bir şey değil. Asıl iyi olan ona acı çektirerek kötülüğü sahiplenen babamdı…

Hem insana ölüm bir kez değil ki…

İnsanın babası nasıl kızını evine almaz ki. Dedemi de tutuklayın…

Ustama bardağın içine baktığım için özür dilediğimi söyleyin…

Hepimiz hayatlarımız boyunca defalarca öldürülüyoruz, öldürüyoruz…

Savunma yapmayacağım. Ama şu an buradaysa babamın yüzünü görmek istiyorum. N’olur…

Sizin şu an yaptığınız şey hukuk dediğiniz, bana suç isnat ettiğiniz bu olayın sonucunda bence ben suçlu değilim. Ben sadece Tanrı’nın yazdığı bu hikâyeyi tamamladım…

Babamı da tutuklayacak mısınız?..

Küçükken “anneni mi babanı mı daha çok seviyorsun” diye sorarlardı ya…

Ben ikisini de çok seviyorum hâlâ…

Benzer Şeyler