Devrim ve Telvin

İnsan, aklının varlığına çoğunlukla vakıf değildir. Bu, yaşamının kaynağı biteviye aldığı nefesle kurduğu ilişki gibidir. Yani sürekli, her an yaptığı ama hiçbir zaman bunun devinimini sorgulamadığı ya da sorgulamaktan ziyade keşfetmediği belirginleştirmediği bir eylemidir. Aslında akıl ve onun sonucu olan düşünmekle kıyaslamam yanlış değil, ama eksik sayılır. İnsan, nefes aldığı her anda düşünce sistemi de çalışır. Bunun tam tersi de doğru ve geçerlidir. Yani hiçbir şeyi düşünmediğiniz, aklınızda (gözünüz açık ve de kapalıyken, sıfır ışık ya da bol ışıklı bir ortamda da deneyebilirsiniz) hiçbir görüntünün isme ya da herhangi bir şeyi görmüyorken karanlıkta da kelimelerin düşünceye dönüşmesini engellemeye çalıştığınızda bunun mümkün olmadığını, ikisinin birbirinden ayrılamadığını göreceksiniz. (Bu arada Sartre’ın “Duvar” isimli Can Yayınlarından çıkan öykü kitabını da önereyim. Bu dediğime paralel anlatısı olan bir öyküsü de vardır o kitapta) Yani sıfır düşünce, sıfır nefes. Ya da sıfır nefes sıfır düşünce.
Akıl da nefes gibi her şeyi yaşamak için içine çeker. Gördüğü her an, her şeyi kayıt altına alır. En ince detayına kadar yapar bunu. Örneğin karşıya geçmek için beklediğiniz bir yaya geçidinde karşıdaki her yüz, her cisim, her hareket aklın derinlerine kaydedilir. Bu durum başta söylediğim nefes almak eylemiyle özdeştir. Tüm gün görürsünüz, kaydedersiniz, ama bu sizin için yaptığınız bir eylem değil; sizin için nefes almak gibi kendi yaptığınız ama edilgen bir durumdur. Burada hafıza dediğimiz mekanizma ise akciğer vazifesi görür, desek yanlış da olmaz sanırım.

Uyku hali sırasında gördüklerimiz, yani rüya, yansımaları, yorumları ve ışık- rüya ilişkisi de ayrı  bir başlıkta incelenebilir. Hatta bu yazıyı referans göstermek kaydıyla rüya ve yaşam üzerine başka bir yazıda yazmayı umuyorum. Şimdilik fazla üzerinde durmayacağım.

AKIL VE SONSUZLUĞUN BARIŞI
KARŞI DURUŞU DOĞURACAKTIR

Başa dönelim. İnsanın “akıl” denilen sonsuzluğun farkına varmamasının aslında yegane sorumlusu kendisi değildir tabii. Bu aile, eğitim ve din denilen; baba, devlet ve tanrı kurum ya da olgularının köreltme çabasının bir sonucudur. Çünkü akıl ve sonsuzluğun keşfi bir karşı duruşu doğuracaktır. Çünkü sınırsızlığa, eşitliğe ve özgürlüğe açılan sonsuzu gören gözler aklın sonsuzluğunun keşfiyle mümkündür. Bu köreltme çabasına karşı direnenler elbette ilk olarak sanattır, sanatçılardır. Böyle olmalıdır.

Bu köreltme, körleştirmeye uğraşma çabasına aklın sınırlarını zorlayarak sonuçlar ortaya çıkarır. Çünkü yukarıda saydığım birbirinin içine geçmiş  iki üçgenin hayatla karşılaştığı çoğu yerdeki yanlış yansımalarının sürüklediği açmazlar, “sanatçı” denileni kendi cevaplarını aramaya, akıl denilen sonsuzluğa yukarıda saydığım etmenlerle çizilmiş sınırların dışında yollar bulmak ve bu yolları herkese göstermeye itecektir. Uzun uzadıya süreci anlatmayacağım ama bu üçgenlerden kurtulmaya, daha sonrasında herkesi kurtarmak amacıyla ortaya çıkacak eserlere üretebilecek hale getiren en önemli şey “aşk”tır. Ya da herkeste, hepimizde hali hazırda bulunan çıraları tutuşturacak, küle çevirip savuracak yegâne kibrit, olgu “aşk”tır.

AŞK İNSANI BAŞKA BİR HALE GEÇİRİR

“Aşk” sizi bir halden gerçek kendinize doğru yola çıkarır. Tüm her şeyinizi; kudretinizi, acizliğinizi, varoluşunuzu, esrikliğinizi, ne bileyim kısaca her şeyinizi, her şeyinize denk düşürür. Karşınıza sizi çıkarır. “Aşık” olduktan sonra başka bir hale geçer insan. Zaten lazım olmayan “akıl” denileni sonsuzluğa kadar sınırlarını zorlar ve nihayetinde “telvin” vuku bulur. Ve görmek sizin için başka bir anlama bürünür. Gerçekten görmeye başlarsınız. Gönlünüzle…
“Aşk” bir görme biçimidir, dediysek madem; o zaman; insan aşk ile görmeye başlar ve körlük aşktan önceki haldir. Göremeyenlerin hasetle ettikleri bir laftır âşıklara o meşhur söz.

Yukarıda saydıklarım ve taşladığım o meşhur sözden de yola çıkarak size iki “kör”, devrim vareden telvine aşk ile ulaşmış iki sanatçıdan ve yaptıkları 25 Temmuz’a kadar Borusan Müzikevi’nde gezilebilecek bir sergiden söz etmek istiyorum.

Arkın (Mercan Dede) ve Carlito Dalceggio’nun ortak çalışması olan bu sergide iki “kör” serginin adından da anlaşılacağı üzere aklın ötesinden seslerini duyurup bizi oraya çağırmaya niyetlenmişler.

Sergi, baştan sona aklın ve ötesinin bir yansıması üzerine kurulu. Yazının girişinde dediğim; hafızamıza yerleşmiş her şeyin bir dışavurumu gibi. Sergide gezerken bir yanda kapitalizmin ve Amerika’nın simgeleri sayılan Coca Cola, Mickey fotoğraflarını görürken, birden dünyanın ve hayatlarımızın yolunu kesen Che’yi, direnişin farklı bir simgesi Gandhi’yi, inanışın özde aynı olduğunun, özün keşfinin mucitlerinden Carlito Dalceggio’nun renkli puantiyelerle süslediği çeştili ebatlarda Budha heykellerini, gülün serzenişini, uyanışını vs… görmeniz mümkün. Bu hal; iki romantik asinin tüm dünyanın hafızasını çektikleri içlerinden dışarıya soluk alış-verişleri gibi…

Sergide gördüğünüzde de ilginizi çekecek Carlito Dalceggio’nun kendi keşfi olan 20-22 kattan oluşan kolajlar. Bu tekniği çöplerden, kullanılmayan artık maddeleri kullanarak resmetmeye çalışmasıyla ortaya çıkardığını öğrendim. Resmin karşıdan baktığınızda tek, ama dikkatli incelediğinizde üç boyutlu oluşu ilginizi mutlaka çekecektir. Ki bu üç boyutu tasarlanmış resimlerin bir özelliği Carlito’nun yaptığının Arkın’a (Mercan Dede) soru, Arkın’ın yaptığının Carlito’ya cevap özelliği taşıması. Yani bu ortak çalışma bu iki dostun akıllarının da yaptıkları işte bir olması halinin güzel bir yansıması.

Sergide bir de her katta küçük kulübeler var. Elbette içlerinde karşılaşacaklarınızda söz etmeyeceğim. Ama aynı zamanda şiir ve metinler de yazan Carlito’nun kaleminden satırlar, dizeler duvar yazıları halinde karşınıza çıkacak, demekten de alamıyorum kendimi. Ha bir de bu kulübelerden biri ve her yanda bulunan yapışkanlı not kâğıtları ve de son katta yerde sessiz sedasız duran bir telefon da atölye havasının bozulmadığı serginin ziyaretçilerinin de sergiye dâhil olmaları için bir sürprizle tasarlanmış. Tabii ki sürprizi bozmayacağım. Ama telefona bakmayı unutmayın… Sergi Borusan Müzikevi’nin mevcut beş katının tamamı kullanılarak tasarlanmış. Serginin oluşumuna katkıda bulunan, hali hazırda sergi esnasında çalan ve dünya müziği diye nitelendirdiğimiz müzikleri de, son katta serginin baştan sona yapılış aşamaları sırasında çekilen binlerce fotoğraftan oluşmuş videoyu da es geçmemek lazım. 25 Temmuz akşamına kadar Borusan Müzikevi’nde gezebileceğiniz serginin hazırlanışı sırasında naçizane birkaç saat de olsa çalışmış olmanın mutluluğu ile bu yazıyı şöyle bitireyim:

Aklın sınırlarından aşk ile kurtulmuş romantik asilerden Arkın’ın sergi için kaleme aldığı bildirisinde dediği, bildiri de söylememiş olsa da Mevlana’nın “gel” sözüne varan söyleminde olduğu gibi; körleş kendi ışığında, kendi devriminin içsel telvininde, aç gözlerini, ruhunu aç, kendi aydınlanmanı kışkırt, at nefsini ateşe… Gel…

02.09.2012 – Birgün Gazetesi

Benzer Şeyler