Ne yaptımsa şiir için… (Harun Atak’ın M. Karayazı İle Yaptığı Söyleşi – 2010)

Harun Atak:
‘1980 İstanbul doğumlu. Asıl adı Mahir Aktaş. ‘‘ Dağınık Harfler Sokağı’’ adlı fanzini çıkaran şair, bir de ‘Eksilme’(2007) adlı kısa filmi çekti. Şiiri ilk kez 2003’te ‘‘ Varlık’’ dergisinde yayımlandı. Çeşitli dergilerde şiir, öykü ve söyleşilerini yayımlamaya devam ediyor.’’ Beş Taş’da ki özgeçmişinizin fısıldadığı kadarıyla Mahir Karayazı, kısaca bundan ibaret gibi görünüyor. Oysa biz, bunun böyle olmadığını biliyoruz… Bize kendinizi biraz tanıtır mısınız? Öncelikle, ‘Karayazı’ adını kullanmanıza neden olan benliğinizi…

Mahir Karayazı:
Mahir aslında orada yazdığı kadar… Kastettiğin müzikle alakalı çalışmalarımın orada yazmayışı sanırım. Onun için de şöyle söyleyim; şiir nerede varsa oraya dahil oldum. Yani ne yaptımsa şiir için yaptım. Ritim sazlarıyla ve üflemeli sazlarla (bendir ve duduk ile) aram iyi. Şiire etkinliklerinde dostlarla gösterimlerimiz oldu. Özellikle Sezai Sarıoğlu ile beraber işler yaptım. Ve küçük İskender’le şiir akşamlarında bazen solo çaldım, bazen İskender’in okumalarına eşlik ettim. Onun dışında Yasakmeyve dergisinde yayın sekreterliği yapan, Altay Öktem’le tanıştıktan sonra Karakalem’e ve Karakalem Kumpanya’ya da emek vermiş biri Mahir… Karayazı’ya gelince “ak” ile “kara”yı hayat değiştirdi. Ben de “taş” ile “yazı”yı değiştirdim.

H. A.:
‘‘ Beş Taş’’ bir ilk kitap. Bu yüzden kan-dil içinde çok önemli. İçinde sadece sekiz şiir var.. Fakat sekizi de birbirinden sıkı şiirler… İlk şiirinizin yayımlanmasından altı sene sonra, aceleye getirilmemiş bir çalışma olarak değerlendiriyoruz. Peki bize bu kitabın doğma sürecinden bahseder misiniz?

M.K. :
Öncelikle şiirler için söylediklerine teşekkür ederim. Kitabın doğma sürecine, benim için önemli olan insanların isimlerini anmak adına ilk şiirden biraz daha geriye giderek başlayayım; Şiire çok erken yaşta başlamadım. Daha doğrusu şiirin izlerini arayışım 22 yaşımda Varlık Dergisi’nin kapısını çalıp; Enver Ercan’la tanıştığım anla başlamıştır desem doğru olacaktır. Elbette ki daha öncesinde de yazıyordum ama fazla üzerinde durmadan. Bu tanışma ve sohbet şiirin üstüne yürümemi sağladı. Ve ardından 2003’te şiirimin ilk kez yayınlanışı… “beş taş”a gelecek olursak; şiirlerin yazım süresi kısa, ama oluşturma, diyebilecek hale gelme süreci ise daha uzun sürdü. Çıkış tarihinden gayrı kitap, 2007’nin şubat ayında hazırdı. İlk şiirle kitabın arasındaki açıklık, benim şiirimin üzerine gitmemden ziyade biraz da onun bana gelmesini beklemekle oluştu diyebilirim. Yazma aşamasına çok zor gelen biriyim. Hayat-yaşamak; yazmak, kastetmek istediğim her ne ise onu yaşıyor, sonuna kadar yaşıyor olmak; yazıyor olmaktan daha ötede, daha anlamlı benim için. Çehov’un meşhur sözü “aslolan hayattır.”a inanmışımdır hep. Benim şiiri oluşturmaya koyulduğum anda dünyanın bir yerlerinde “şiir”i yaşayanlar var. Yani hep şu kaygıyla düşünürm. “Belki yazılacak kadar bitmemiştir.” Bu yüzden oluşmuştur belki o açıklık…

H. A.:
Beş Taş; Şah Hata’i’nin deyişi ile başlıyor… Metin Altıok, Ece Ayhan, Edip Cansever, Tezer Özlü, Zafer Ekin Karabay, Nilgün Marmara, Kafka ve Âşık Emrah’a selamlarla sürüyor. Bu isimlerle kurduğunuz akrabalıkları seziyoruz… Bu konuda söylemek istedikleriniz var mı? Ve bu isimler dışında –varsa- Ustam dedikleriniz kimler?

M. K.:
Söylemek istediğim şu olabilir belki; bu isimler benim eserlerini tekrar tekrar okuduğum isimler. Kitaptaki halleri de bendeki yansımalarının şiirimde görülen izleri. İçlerinden Tezer Özlü için bir şeyler söyleyeyim; şiir ile düzyazının sınırında (ki düzyazı hayata daha yakın bulurum, şiir ise ölümdür) yaşamış; eserlerinin kurgusunu da aynı kılan ve beni çok etkileyen biri.
Ustalığa gelince. Ustalık için çıraklık gerekli. Yunus Emre’nin kırk yıl bir dergahta geçirdiği hayat göz önüne alındığında şu dönemde çıraklık ve ustalık zor dillendirilecek şeyler.
Yazan herkes bir diğerinin ustasıdır da.

H. A.:
Şiirinizde biçimsel çabalar görüyoruz.. Örneğin; dize düzleminde kullanılan; ‘‘ … ‘’ lar. Bende; eksilterek, boşluk bırakarak yazmak ve dizelerdeki doludizgin ilerleyişin yöresinde çınlayan sessizliği çağrıştırdılar. Sizde ki yeri nedir ‘‘ … ‘’ ların.

M. K.:
Doğru şeyler çağrıştırmış. Hem dediğin gibi sessizlikle, hem de şiirlerdeki ritimle alakalı. Dışarıya doğru okuduğunuzda, yani seslendirdiğinizde bu dediğin daha bir anlaşılır olacaktır sanırım.

H. A.:
Şiirlerinizdeki bir diğer ana izlekse başlı başına hayat. Hayatın içinden sıcacık şiirler bunlar. Çocukluğunuzun ve gençliğinizin geçtiği İstanbul’un sokakları, caddeleri ve parklarıyla örülü. Ki zaten Beş Taş oynamayan bir çocuk da var mıydı 2000’lere kadar.

M. K.:
Değil mi? Şimdi bilgisayar başında terörist öldüren, ajan olan çocuklarla dolu ortalık. Ki gerçeğe çok yakın görüntülerle… Geçenlerde İstanbul’da Bostancı’da yaşanmış bir olay vardı. Anımsarsınız. Bostancı’da gündüz gözüyle yapılmış bir baskını canlı yayında izledik. (olay ve tarafların ne olduğu konumuz dışı) Oradan geçen bir çocuğun öldürülüşünü, gazetecinin kulağını sıyıran kurşunu… O olayda bir şey çok dikkatimi çekmişti. Olayın ertesi günü orada 15-17 yaşlarında bir çocukla röportaj yapıyorlardı ve çocuğa şöyle sordular : “olay sırasında neler yaptınız?”. Çocuğun verdiği cevaptaki bir cümle zaten her şeyi yeteri kadar özetliyordu : “…çok korktuk. Filmlerde izlediğimiz gibi değilmiş. Yanı başınızda insanlar ölüyor. Çok korktuk…” diye devam ediyordu. Ama biz nerede kaybettik biliyor musun Harun; canlı yayında savaş izlemenin insanlığın bir gelişmesi saydığımız gün.

H. A.:
‘‘Omuzsuz Şarkı’’ isimli şiirinizin ikinci fragmanı, ‘‘ Zafer Ekin Karabay’a / geceyi olduran ‘karanlık’ için’’ ithafıyla başlıyor. Biliyorsunuz; Eskişehir-Ankara eksenli çıkıyor kan-dil. Zafer Ekin’inde -intiharıyla aramızdan ayrılmadan önce- yolu bu iki şehirden geçmişti. Belki bu yakınlıktan, kan-dil’in hazırlayıcıları arasındaki isimlerin Zafer Ekin’e adanmış şiirleri var. Zafer Ekin’in sizde ki yeri ve sizi bu şiiri yazmaya iten neydi?

M. K.:
Zafer Ekin’i birebir tanımadım. Ama “şubatta saklambaç”ı bir şekilde elime geçtiğinde soluksuz okuduğumu hatırlıyorum. Beni çok etkileyen bir kitaptı(r). Yaşasaydı yazdıklarıyla daha da fazla etkileyeceğine eminim… “geceyi olduran karanlık”a gelince O’nun kaldığı karanlığı gördüm. İntihar etmenin intihar eden hiç kimseyi öldürmediğini söylemek ve ispatlamak için O’na doğru bağırdım…

H. A.:
‘‘ (ka)ğıt (ka)lem (ş)iir ‘’ ve aşk diyorsunuz.. Kitap bütünlüğüne de başarıyla taşımışsınız bunu. Aşk, ayrılık ve acı baskın dokular. Bu kertede ‘Aşk üzre’ bi kaç kelam edelim istiyorum…

M. K.:
En zor soru bu Harun. İnsan bildiği bir şey için konuşur… sadece şunu söyleyeyim; ben aşk ile aşk için kalmaya karar verdim. Bunun için yazıyorum.

H. A.:
‘‘ her şey her şeye okul herkes herkese ahlak’’ diyorsunuz… Bu dizeyi çok önemsiyor ve burada biraz duralım istiyoruz.

M. K.:
Pek kısa olmayacak ama şunları diyeyim; şekillenmenizin, düşüncelerinizin ve buna bağlı olarak yaşayışınızın kontrol altında kalması için ezbere süre gelen anlatılar dolu dünya. Topluluklar, sizi her şekilde kurallarla dolu bütünün içerisinde tutmak için kurulu. Bu bütün diye kastettiğimin dışarısında bir şeyler yapmak, (veya düşünmek) doğru olması gerekenin dışında olanı yapmak, sizi genelin dışında “suçlu” olarak varolmaya çalışmak zorunda bırakıyor. Aslında bu yaptığınızı mutlaka yapmış ve yönlendirmiş olan sizden önce varolmuş kural koyucular, (ki bunlar daha çok güce sahip olan taraftalar. Çoğunluk gibi) aslında her şekilde varolacak “suç” olacak şeyi hem az olana, hem yoksul olana, hem de güçsüz olana yıkmış, onu bütünün dışında tutarak orada oluşmasını, şekillenmesini sağlamıştır. “Bütünün dışında olan şey” diye kastettiğimiz ise o güce sahip olanın işine yaramayacak, onu endişelendirecek bir şeydir çoğunlukla. Yani ülke diye tanımlanan yapılarda azınlıklar, dünyanın her yerinde çingeneler diye örneklediğimde sanırım daha anlaşılır olacak, demeye çalıştığım. Uzatmadan şöyle toparlayayım; aslında “suç” diye kastedilen asıl “suç” olan değil. Bir de şunu ekleyeyim; “okul” sözcüğü ile alakalı olarak: “okul”da verilen eğitim asıl olanı sunmuyor, sunmaz. Kendi adıma (o dönemdeki) hayat bilgisi kitaplarındaki kestane pişirilen, etrafında ailenin sevinçle oturduğu fotoğrafı hiç unutmam. Ben o fotoğraftaki gibi bir çocukluktan ziyade daha farklı (aile içi şiddetle dolu) bir çocukluk geçirdim. Ve bu olanları bir nebze olsun anlamak için anlatmaya çalıştığım çevremdeki insanlar, büyüklerim ise bunların olası şeyler olduğunu söylerlerdi… Ve benim gibi nicesini, hatta daha kötülerini yaşamış, yaşayan çocuklar var. Hâlâ düşünürüm benim yaşadığım, kağıt toplayan çocukların yaşadığı çocukluk, o hayat bilgisi kitaplarının içinde, savaşlarda öldürülen, tecavüz edilen çocuklar tarih kitaplarının içinde neden yok!?..

H. A.:
Sinemayla olan ilginizi biliyoruz… Bize biraz ‘‘ Eksilme’’den ve yeni projelerinizden bahseder misiniz?

M. K.:
“Eksilme” dışarıdan eksilen, içinden çoğalan birinin hikayesiydi… Açmam gerekirse; kalabalıklaştıkça birbirine benzeyen, benzedikçe ötekileştirerek yok eden, bu yok oluşların o kadar da dikkat çekmediği bir dünyaya dikkat çekmek amacıyla yazılmış bir senaryoydu. Sadece bir handycam ile tripodsuz Eyüp’le beraber kotardığımız zor bir çalışmaydı. 35 liraya mâl oldu. Teknik anlamda çok iyi bir çalışma olmamasına karşın, aldığı değerlendirmelerle iyi yollar aldı(k). Dolayısıyla bu şartlarla oluşturduğumuz “eksilme” için söylenenlerin üzerine ben de yeni işler üretme isteği daha da hızlandı. Ve ikinci kısa filmim “Merdiven”i çektim. Çalıştığım oyuncuların özellikle arkadaşlarım olmasına özellikle dikkat ediyorum. “Merdiven” de bu bağlamda hem bana hem de edebiyat ortamına yabancı değil. Kaan Koç, Altay Öktem, Duygu Yenigül, Eyüp Polat, Didem Öngünç beni kırmayıp oynadılar. (Hepsine özverileri için teşekkür edeyim buradan.) “Merdiven” N.H.K.M. Kadıköy’ün kısa film sinemasında da gösterildi. Üçüncüyü de kışa doğru çekmeyi planlıyorum.

H. A.:
Beş Taş’ın son şiiri; ‘Muhabbetle’, Mercan Dede’yle birlikte yazdığınız bir şiirden küçük bi bölüm. Mercan Dede’yle arkadaşlığınızı ve ortak şiir düşüncesinin çıkışını merak ediyoruz…

M. K.:
Arkın ile olan dostluğum bundan yıllar evvel “Nefes” albümü çıktığında, benim albümüne ve oradaki bir parçaya yazıp yolladığım bir şiire cevap vermesiyle başladı. Sonra bu yazışmalar sürekli hale geldi, tanıştık… Öyle ki şu an yazdıklarımı ilk gönderdiğim kişi O. Ortak şiir ise “beraber şiir yazalım.” diye konuşulmuş bir şey değil. Yine bir gün gönderdiğim bir şiire ‘ilk kez’ bir şiirle cevap vermesiyle ortaya çıkmış, şekillenmiş bir şiir. “Muhabbetle” muhabbetle doğdu yani. Kitaba o şiirin içinden bir dörtlüğü koydum sadece…
Ayrıca O’nun bendeki yeri için şunu söyleyeyim; ben ne vakit yazmak üzere kağıda eğilsem, bulunduğum yerde görebilmek için Arkın’ın müziklerini açıyorum. Buradan selam olsun can dostuma…

 

2010 – Yasakmeyve Dergisi

 

Benzer Şeyler