Şiir bir “kozmos” yaratmak gibi…

Mahir Karayazı:

Pelin dışarıdan gördüğümüz kadarıyla birçok işle uğraşıyor. Oyunculuk, televizyon programcılığı, şairlik gibi… Peki, bunların hepsiyle uğraşan Pelin kendisini nasıl tanımlıyor, nerede kendisini adlandırıyor?

Pelin Batu:

Kendimi bildim bileli yazmayı çok sevdim. Beş yaşından beri günlük tuttum. Şu anda bile yüzlerce defter günlüğüm var. Yedi yaşım civarında da şiir yazdım. Böyle bir soru geldiğinde de “kendimi en iyi tanımladığım ve hissettiğim yer şiir” diyorum. Bütün kontrolün bende olduğu tek şey şiir benim için. Film çok zevkli, sosyal bir iş. Başkalarıyla direkt bir paylaşım halinde olma durumu var onda. Bu yönüyle hazzını kıyaslayamam ama. Bu tarafta şiir, kelimelerle yaptığın, yaşadıklarınla, imgelerinle kurduğun metamorfozlarla, geçmişini tekrar tekrar yaşayarak yaptığın bir iş. Yazdığım an dolayısyla yaşanmış olan anı da hatırlatıyor. Bu sebepten hem bir tarihçe, hem kendimle cebelleşmenin de bir yansıması. Okumayı da çok seven birisi olduğum için ve hatta sözlük okumayı da çok seven biri olduğumdan, kelimelerle bağımın da çok kuvvetli olduğuna inanırım.

“Rüzgârlar Kitabını” da hiçbir zaman bastırma amaçlı değil, sadece bunlardan yenilerine yer açması nedeniyle kurtulma amaçlı, kitap haline getireyim istedim. Çünkü her şair gibi elimin altında oldukça didiklemeye, bir şeyler eklemeye devam ediyordum. Kitap çıktıktan sonra artık yeni şiirlere yönelebildim. Sen de biliyorsun, hem yazmak biraz da içinde yolculuk etmek kendinin.  “şairim” deyince insanların kafasında o kadar ilginç şeyler uyanıyor ki; bu çağrışımlar da aslında çoğu kez hoşuma gitmiyor. Aşağılamak istemiyorum kimseyi ama o kadar çok insan şiir yazıyor ki, sorun şu ki şairler bile artık şiir okumuyor… Çok da iyi şairler var. Şairim dediğinizde çok eskilerden kalma bir meslekmiş gibi geliyor insanın aklına. Ama en iyi ve kendim gibi hissettiğim anlar şiir yazdığım anlar. Bu yüzden sanırım sorunun da cevabı “ben şairim”.

Diğer yaptıklarıma gelince; okul, beni besliyor. Sürekli araştırma halinde olmak insanı disipline eden bir şey. Oyunculuk da sosyal yanımı tatmin etmek için, yapıyorum diyebilirim.

Mahir Karayazı:

“Şiir” bu kadar özel bir yerde tutuyor olmanın nedeni ne ve “şiir” dediği şeyi nasıl tanımlıyor Pelin?

Pelin Batu:

Seninle buluşmadan önce Boğaziçi Üniversitesindeydim ve Reha Erdem’in kulaklarını çınlatıyorduk hocamla. Onun filmlerinde uzun uzun bahsettik. Muhteşem film “Kozmos” filmi üzerine konuşuyorduk. Şiirde bir kozmos, içine baktığında pek çok şey görebiliyorsun. Ki bunun arkeolojik kazısını yaptıkça bir sürü şey görebiliyorsun. Geçen sene bir fen kitabı okumuştum. Orada bir avuç toprakta bile tanımlayamayan bir sürü mikroorganizma olduğu, mikroskopla bakıldığında, yani dikkatle bakıldığında ancak görülebileceği yazıyordu. Şiir de böyle bir şey. İçine dikkatli bakmak gereken, bir sürü şey barındıran bir şey. İçine girebildiğinde o bahsettiğimiz bir sürü şeyi görebildiğin bir varlığa dönüşüyor. Aynı şiiri farklı bir halet-i ruh iyeyle farklı bir günde oku, farklı bir şey görüyorsun, başka bir gün okuduğunda başka şeyler görüyorsun. Yani şiir bir kozmos yaratmak gibi geliyor bana.

Mahir Karayazı:

Gelelim “rüzgârlar kitabı”na. Rüzgârlar kitabı, “Kış rüzgârları, yaz rüzgârları, güz rüzgârları, bahar rüzgârları” adlı dört bölümden oluşuyor. Okuyup bitirdikten sonra aklımda bir resim belirdi. Uçurumun kenarında beyaz transparan (ki bu büyük ihtimalle, az aşağıdaki evinden çıkarken pencereden söküp, sarındığı tülden) bir kıyafetle, başında ortaçağda kadınların taktığı türden bir şapka ve şapkanın ardındaki bir duvağın, aşağıdaki yamaçtan gelen rüzgârlarla havalanıp, durduğu uçurumdan aşağılara hafif yağan yağmurun ve kasvetli havanın da yarattığı hüzünle gülümsemeye ve bakmaya çalışan genç ve güzel bir kadının resmiydi bu. (Çizmeye kalksam bu kadar anlatamazdım.) Benim bu girizgâhımdan sonra sen “rüzgârlar kitabı” için neler söylemek istersin?

Pelin Batu:

Ben bu şiirleri, Seyhan Erözçelik’e basılmak üzere verdim. Sonra Vedat Akdamar’la tanıştım. Ve artık bir an önce çıksın istediğim için Artshop’tan yayımladık. İlk konuştuğum yayınevinden çıkmış olsaydı, bu saydığın dört bölüm, dört ayrı kitap olarak çıkacaktı. Diyerek kitabın basım serüvenini anlatmış olayım.

Yazım serüveni ise Saatli Maarif Takviminin hava tahminleri üzerine oluştu desem yeridir. Çünkü o takvimde bir rüzgâr adı verilir ve bugün şöyle olacak denilir. Aynen olur. Oradaki rüzgâr ve fırtına isimleri çok ilginç ve güzeldir. Bu kitaptaki rüzgâr isimlerini oluşturmamda çok ilham vermiştir. Ve Freely diye bir hoca var Boğaziçi Üniversitesi’nde. Onun İstanbul üzerine yazdığı bir kitapta, İstanbul’un yirmi yedi farklı rüzgârının olduğundan bahsetmesi de bu kitabın ilham kaynaklarından biri. Sonra birden şiirleri yazmaya ve yazarken de kendi rüzgârlarımı üretmeye başladım.  Bir başlık bulup altını doldurmadım. Oluştular ben de sonra onları mevsimlerin rüzgârlarına böldüm. Genellikle yazarım, defterler dolar ve onları demlenmeye bırakırım. Bir zaman sonra gelir bakar, üzerinde düzeltmeler ve oynamalar yaparım. Bunlar da beş sene boyunca yazdım ve bir yaz kapanıp son şeklini verdim. Bu düzeltmeler sırasında baktığımda belli mevsimlere göre yazdığımın farkına vardım. Mesela bahar rüzgârlarında ressamlar, onlardan alıntılar ve dolayısıyla pastoral öğeler daha fazla var. Yaz da çok fazla “kadın” var. Kış daha melankolik ve ölüm temalı. Bu arada anneannem ve dayım kaybettim bir de bu kitabın yazımı süresinde. Ki anneannem benim için çok özel biriydi. Bu yüzden ikinci baskıyı anneanneme adadım.

Mahir Karayazı:

Bir de şiirlerinin İngilizce yazılıp Türkçe’ye çevrilmiş olarak yayımlıyorsun. Ben bir insan hangi dilde düşünüyorsa o dile ait olduğunu düşünürüm. Şiir çevirisi hakkında ne düşündüğünü ve şiirlerini yazarken hangi dilde düşündüğünü sormuş olayım?

Pelin Batu:

Bence çeviri yeniden yazmaktır. Bazen orijinalinden bile daha güzel sonuçlar çıkabilirken,  bazen de daha kötü sonuçlar da çıkabiliyor. Hem bazı şairlerin çevirileri çok uygundur şiir çevirisine, bazıları da uygun değildir. Mesela İlhan Berk uygundur, ama Ece Ayhan değildir. Düşünsene “bir bakışsız kedi kara”yı nasıl çevireceksin. Hiçbir tat vermez. Bu yaz oturdum Montale’yi çevirmeye uğraştım. İtalyancam o kadar iyi değil. Ama İtalyancanın o müzikal ses yapısı beni çok cezp ettiğinden olsa gerek. Baktım ben bunu sadece egzersiz olarak yapmış oldum. Şair iyi çevirmen de iyiyse sonuç her zaman enteresan olacaktır. İyi demiyorum ama ilginç olacaktır. Orijinal dili bilmeden asla iyi bir çeviri yapılamayacağına inanıyorum.

Mahir Karayazı:

“Felç için şiir” adlı şiirinde “hiçbir şey kendi değil âşık değilseniz” gibi bir dize var. Bu dizeden yola çıkarak, yaşam ve şiirin arasında nasıl bir bağ var?

Pelin Batu:

Bir önceki soru üzerinden devam edersek; mesela o şiirin İngilizcesinde felç sözcüğü “Palsy” tutuklu, titrek, esrik bir hal anlamına gelir. Sanki Alzaymırlıların o titrek hali varmışçasına. Nazmi’nin çevirisinde bu felç sözcüğünün karşılığı yok mu diye araştırdık. Şu anki İngilizce de bizim daha önceki dil zenginliğimiz gibi. Bir kelimenin otuz çeşit karşılığı var. Bu yüzden ben şu an bile eski sözlükleri kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü “yeşil” sözcüğünün bile yirmi, yirmi beş tane karşılığı var.

Flaubert “hayata katılırsanız onu açıkça göremezsiniz” der ve bu kitabın ilk bölümünde alıntı olarak aldım.  Buradan yola çıkarsak her zaman hayatın içinde oldum gibi geldi. İnsanlarla hep rahat iletişim kurdum. Öyle bir fanusun içinde olmadım. Ama o kalabalıkların içinde yalnız kalabilmeyi de becerdim. Çocukluk yıllarında gittiğim okullara adapte olup, arkadaşlar edinirken, tam bunu elde ettiğimde oradan ayrılıp başka bir yerde aynı şeylerin tekrar başlaması, ben de bir korunma mekanizması oluşturdu, oluşturmuş ister-istemez. Senin kitabın resminde tasvir ettiğin gibi sanırım uçta durup uzakta olma hali oldu. Ama o kadar uzakta olunca kendini tekrarlamaya başlıyorsun. Ve kendi sesinden sıkılıyorsun. O yüzden belki de hayatı periyodik olarak yalnız kalma dönemleri ve arada hayata karışmaya çalışmak olarak ayırabiliriz.

Mahir Karayazı:

O zaman o resimde bir de resmin en sol alt tarafında ucu gözüken bir otomobil de çizmeliyim.

 Pelin Batu:

Yok. Orada yan taraflarımda yerde kanatlarım var. Onarı takıp, o yukarıdan gördüğüm şehre inip bakıyor olabilirim. Tuhaf bir şekilde öyle oluyor.

Mahir Karayazı:

Kitap, alıntılarının ve tarihe göndermelerinin fazla olması ile de dikkat çekiyor. Alıntıların ve tarihsel dönemlerdeki figür ya da tarihlere göndermelerinin açıklamalarının olmaması okuyucuyu o yazdığın vurguyu da araştırmaya itiyor. Sen bu konu üzerine ne söylemek istersin?

Pelin Batu:

Eğer her alıntıya açıklama getirseydik, bir akademik makale gibi çoğu sayfanın altı dolu olurdu. Mesela “Karataşlar Rüzgârında” diye bir şiir var. Orada bir karganın ağzındaki et parçasını düşürmesinden bahsediyorum. Onu bir tarih kitabında okumuştum. Hikâye şu ki; Grekler kargaların ağzındaki etin düştüğü yerde bir medeniyet kurulmasını düşünürlermiş. Bu şiirde karga ve düşürdüğü et ve bilinmeyen yerde kurulduğunu söylediğimiz bir ülke var. Şimdi ben bunu sayfanın altında dipnotla versem, işin rengi kaçar. Tabii ki her okuyucudan benim anlattığım şeyleri araştırıp bulmasını isteyemem, istemem de. Bilenin bildiğini destekler, bilmeyen için de yeni bir keşfe yol açar bence. Bir de alıntıların her birinin altına açıklamasını koysaydık, bilgi kusması gibi bir algı da yaratabilirdi. Ama ağırlıklı resmi ve resim tarihini çok sevmemden kaynaklı resim ve ressamları referans gösterdim. Demin de dediğim gibi bilen için farklı, bilmeyen için yeni bir deneyim olacaktır. Ya da hiçbir şekilde etkilemeyecek ve şiir olduğu gibi okuyacaktır. Bir de o aldığım alıntılardan beni de çok etkilendiğini vurgulamak da olabilir bu sorunun cevabı. Biraz da o alıntı yaptığım kişiye nişane olmasını da istediğimdendir.

Mahir Karayazı:

Kitabın birçok yerinde “portakal”, “limon” var. Bunu nasıl soracağımı da bulamadım. Kısaca “portakal”, “limon” ve “Pelin”…

Pelin Batu:

Ben bu kitabı başta da dediğim gibi beş senelik bir zaman dilimi içerisinde yazdım. Bunları artık yavaş yavaş bir araya getirmeye başladığımda içindeki bazı imgelerin üzerine daha fazla gitmem gerekti. Bunlardan biri de “portakal”dı. Bir de beni çok mutlu eder onların ağaçları. Yemyeşil yaprakların arasından sarı sarı parıldayan limonlar… Daha dün bizim sokaktan yanından geçtiğim bir limon ağacının, limonları yüzerinde çökmüş gibi göründüğü de aklıma geldi. Bana estetik açıdan çok kıymetli gelen görüntüleri var ve yansımışlar şiirime…

Mahir Karayazı:

Pelin bildiğimiz kadarıyla babanın mesleğinden dolayı çok fazla ev ve hatta ülke değiştirmiş birisi. Bütün bu yolculukları yapmış biri olan Pelin kendisini bir yere ait görüyor mu?

Pelin Batu:

Björk “dünyanın bütün ulusal marşları aynıdır.” der. Aslında toplumlar aşağı-yukarı aynı mantaliteyle yürüyorlar. Biz ve onlar olarak ayırıyorlar. Türküm diyorum evet Türküm ama asla bir millete ait hissetmedim kendimi. Benim genlerimde Bulgar, Makedon, Arnavut çıkar. “Hangi millete aitsin?” tarzı bir soru geldiğinde Türküm demek kadar Arnavut’um da diyebiliyorum. Anneanneme olan sevgimden de olabilir bu. Bir de yabancı ülkelerde “Türküm” dediğimde, karşı tarafın yüz ifadesi aşağılamaya kadar vardığından, bu bende savunma içgüdüsü oluşturuyor sanırım. Çocukluğundan beri hep şu cümleyi duymuş bir olarak “siz, hiç bildiğimiz Türklere benzemiyorsunuz.” Öyle anlarda daha fazla savunasım geliyor. Yani her yerde milliyetçi kafa aynı, burada da başka bir ırktan olan kişiye bir milliyetçinin baktığında onun alacağı tavır gibi.

Mahir Karayazı:

Televizyondaki programından biraz bahsedelim. Açıkçası seni o programda çok resesif bir halde görüyoruz. Hem programın geneli ve senin program hakkındaki söyleyeceklerini duymak isteriz.

Pelin Batu:

Ben daha önce Habertürkte Cem Mumcu ve Harun Tekin’le bir programa başlamıştık. O program devam ederken tarih programından teklif geldi. Bir süre ikisi devam etti. Birkaç hafta sonra o program bitti ve burada devam etti. Tarihçi değilim ama bu konuda okudum, okuyorum. Ve kabul ettim. Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu hayatlarını tarihe adamış insanlar. Bu programda olmak beni besliyor. O haftanın konusu ne ise onu araştırırken, bir sürü kitap okuyorum. Yeni şeyler keşfediyorum. Doktora yaptığım için, haftanın 6 gününü kaplamayacak bir iş yapmam gerekiyordu. “Tarihin Arka Oda”sı bu anlamda da uygundu. Gelelim resesifliğe; Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu ile biz program harici sohbetlerimizde de aynı şekilde bir akışla konuşuyoruz. Başlarda çok düşünüyordum. Ama artık, onlar öyle ve ben de onları öyle kabul ediyorum.

Agos Gazetesi  – 11.02.2011

Benzer Şeyler